Dünyanın bugünkü durumu hiç de parlak görünmüyor. Her ülke, gençliğini bir başka ideolojiye sahip olarak yetiştirme gayreti içinde.
İtalya faşizm ideolojisine dört elle sarılmış.Bu ülkenin diktatörü olan Mussolini ülkesinin sekiz milyon faşist gencinin süngüsü üzerinde yaşadığını haykırıp duruyor.
Almanya’da Hitler’in yaratarak geliştirmekte olduğu Nazilik de faşizmin bir başka, bir büyük tehlikeli benzeridir. Hitler bir ırkçıdır. Dikkat buyurunuz, milliyetçi demiyorum, ırkçıdır diyorum. Alman ırkını en üstün ırk olarak gören bir mecnundur. Tekmil Alman gençliğini peşine takmış, onlara bu ideali aşılamıştır.
Moskova’da oynanan oyun ise bir başka türlüdür. Stalin yalnız kendi gençliğine değil, dünya gençliğine komünistlik ideolojisini aşılamaya çalışıyor. Komünistlik propagandasının, fukarası ve cahili çok ülkelerde ne kolay taraftar topladığı ise ortada bir gerçektir.
Hayır. Ne komünizm ne de faşizm... Bu iki ideoloji de memleketimizin, ulusumuzun gerçeklerine karakterine asla uymaz.
Şunu da hemen ilave edeyim ki, ne Faşizm’in ne de Nazizm’in sonu yoktur.
Atatürk'ün komünizm ve faşizm hakkında görüşleri
Büyük ve asil Türk milleti!
Anadolu'nun kurtuluşu zaferini tebrik ederken sana İzmir'den, Bursa'dan, Akdeniz ufuklarından ordularının selamını da takdim ediyorum.
Benim adım çok içki içer diye çıkmıştır. Bunu siz de duymuş olacaksınız. Doğrusu ben, öteden beri içerim; içkiyi severim.
Fakat istediğim zaman bunu keserim.
Vazifem esnasında bir damlasını ağzıma koymam. Vatan işlerime içki karıştırmam. O sadece benim keyfim içindir. Onun yüzünden vazifemi bir an geri bıraktığımı hatırlamıyorum.
Daha gençken, manevralara çıkılmadan önce, muhabbete dalarak sabaha yakın zamanlara kadar içsek bile, ben bazen hiç uyumadan saatinde doğruda doğruya vazifem başına giderdim.
İçki ve vazife iki ayrı şeydir. Birbirine tesiri dokunacak yerde vazifeyi elbette keyfe tercih etmen; içkiyi mutlaka kesmeli.
Atatürk'ün içki hakkındaki görüşleri
Biliyorsunuz, bir düşmanımız var. Bu düşmanın topraklarımızda gözü var. Korkumuz yok. Her zaman için, onu cesaretle karşılayabilir ve bu topraklarda boğabiliriz; bundan zerre kadar şüphemiz yoktur.
Ancak sizden bir ricam var: Arkadaşlar, Türk Ocaklarının başlıca iştigal mevzularından biri, inkılabımızdır. Bu, şu şekilde prensipleştirilmiştir: Terbiye ya milli olur, ya dini olur. Biz, dini terbiyeyi aileye bıraktık. Milli terbiyeyi de devlete aldık.
Mekteplerimizde ve bütün kültür müesseselerimizde milli terbiye esas kabul edilmiştir.
Tuttuğumuz yol budur: Çocuk, dini terbiyesini ailesinden alacaktır. Bu arada, İlahiyat Fakültesi gibi, dini terbiyeyi takviye edecek müesseseler de kurmak üzereyiz. Fakat bu, zaman meselesidir.
Halbuki, inkılabımızın tam dönüm anında topraklarımıza göz dikerek saldırmak isteyen düşmanın, dini ele alarak birçok fitne ve fesatla halkı aldatmaya kalkıp, türlü entrikalar çevirmekten çekinmeyeceği de muhakkaktır.
Biliyor musunuz ki, Mussolini peşindekilerle buraya gelirse, nasıl gelecektir?
Önünde dervişler, hacılar hocalarla gelecektir. Din adamlarını elinde silah olarak kullanacaktır.
Tevfik Noyan anlatıyor:
1927 senesinde idi. Türk Ocaklarının en verimli devri. 23 Nisan'da, Ankara'da, Türk Ocaklarının mutat toplantısı vardı.
Aynı günlerde, Laros'ta büyük yığınak yapan Mussolini'nin, Romalıların ilk ayak bastıkları Anadolu kıyılarında, Anamur ve Antalya havalisine saldıracağı söylentileri kuvvetle yayılıyordu.
Hükümet de, her ihtimale karşı tedbirli bulunmak maksadıyla kısmi seferberlik ilan etmişti. Zafer neşesiyle çalkalanan bütün Anadolu, bu seferberlik davetine özlemle koşarak icabet ediyordu.
Askerlik şubeleri muameleleri yetiştirmekte güçlük çekiyordu. Toprak, bayrak ve millet sevgisi bütün kalpleri sarmıştı. Bu, Mussolini'nin hülyalarına, muhtemel teşebbüsüne karşı idi.
Fakat o sırada, beyaz atına binerek, bir serdar azamet ve edasıyla, iileme meydan okuya okuya Roma sokaklarında gösteriler yapan Mussolini, uğradığı bir tecavüzle burnundan yaralanmış ve yine caka satıp, tehditler savurmak üzere Trablusgarp'a gitmişti.
Türk Ocaklarının kurultayı da bugünlere tesadüf ediyordu. Türkiye'nin her tarafından gelen üç yüz kadar delegenin iştirakiyle toplanan Kurultay, Türk milletinin şahlanmış millet sevgisini heyecanla temsil ve bütün dünyaya bunu telkin ediyordu.
Gösterilen arzu üzerine, Mustafa Kemal Paşa da, Kurultay üyelerini Büyük Millet Meclisi'ndeki salonunda kabul etti ve delege olmayanlarla gazetecilerin salondan çıkmaları nezaketle hissettirildi.
Böylece salonda yalnız delegeler kalınca kapılar kapandı. Ve Atatürk bu sözleri söyledi.
Bu sözlerden hemen sonra söyledikleri için bkz (Gizli yobazlar)
En ciddi emelim, Türkiye'nin kendi milli kültürü ile uygun düştüğü derecede Batı medeniyetinden ve Batı ilmi ve ticari ilerlemesinden faydalanmasıdır.
Türkiye, Batı'nın asri medeniyetinde en kıymetli ne varsa kabul ederek kendi eski kültürünü mükemmelleştirmek konusunda hür olacak.
Atatürk'ün "The New York Herald" gazetesiyle yaptığı röportajdan.
