Aydınlar, yaptığımız ve yapacağımız kanunlarla inkılaplarımızı kökleştirecek muasır medeniyet seviyesine ulaştıracaklardır.
Bugün iki kere sekiz, on altıdır. Bunu on kişi böyle dese ve yüz kişi de on diye ısrar etse yüz kişinin dediğini mi kabul edeceğiz?
Biz artık Batılıyız.
Eski dünyaya hakim eski medeniyetimizle sadece övünerek değil, bütün zincirleri kırarak, son asır medeniyetinin gittiği yollardan yürüyerek, bu seviyenin de üstüne çıkacağız.
Atatürk'ün "devrimcilik" anlayışı
Kuva-yi Milliye, namuslu bir insanın yastığının altindaki tabancaya benzer.
Namusunu koruması için, herhangi bir ümidi kalmadığı zamanda hiç değilse intihara yarar.
Atatürk'ün kendisine "Paşam, memleket işgal edilmiş, ordu tümüyle dağılmış, büyük devletler bizim sonumuzu görüşüyorlar. Galip devletlerin kuvvetli orduları ve donanmaları karşısında kurmak istediğiniz Kuva-yi Milliye neye yarar?" diye soran bir şahsa verdiği cevap.
Ne iyi içki imiş bu!
İnsanın şair de olası geliyor!
Atatürk 1899 yılında İstanbul'da Harp Okulu'na başlar ve Ali Fuat Cebesoy'la arkadaş olur. Ali Fuat Cebesoy Kuzguncuk'da oturmaktadır ve Atatürk de sık sık onun evine gidip kalır.
Birgün ikisi beraber Büyükada'ya giderler ama lokantaya gidecek paraları yoktur.
Ali Fuat, bir şişe bira, bir şişe rakı ve ekmek alır. Atatürk birayı içer ve sonra ilk kez rakıyı dener.
O yaşına kadar hayatında biradan başka içki içmemiş Atatürk bu sözleri söyler.
Biliyorum, bu yolda konuşmak benim için de, senin için de ağır bir şey.
Ama başka çaremiz yok. Konuşmaya mecburuz çocuk.
Şu vasiyetname meselesi. Bugün, yarın o işi bitirmeliyiz. Ne olur, ne olmaz.
İhtiyatlı olmalı.
Mal olarak neyimiz varsa bir listesini yap, bana getir.
Atatürk, Hasan Rıza Soyak'a bu sözleri söyledikten sonra Soyak Atatürk'ün bütün mallarının bir listesini yapar ve taslak bir vasiyet yazar. Atatürk bu taslaktaki birkaç şeyi değiştirir.
Özellikle dikkatimi çeken yaptığı şu değişiklik:
Taslakta, Atatürk'ün kızkardeşi Makbule ve manevi kızlarına *vefatlarına kadar* şu kadar aylık verilecek yazıyor.
Atatürk çok ince bir düşünceyle, *vefatlarına kadar* ibaresini *yaşadıkları müddetçe* olarak değiştirdi.
Atatürk'e göre yaşamak esastı. Bir vasiyetnamede olsun, bir insanın ölümünden bahsetmeyi nezakete uygun bulmuyordu.
Bu cennete düşman sokulur mu?
Atatürk, İzmir'in kurtuluşundan bir gün sonra İzmir'e girdi ve Kordonboyu'nda Salih Bozok'u beklemeye başladı.
Orası o anda bir savaş sahasından daha tehlikeliydi çünkü Ermeni fedaileri ortalığı ateşe vermişler, sağa sola rastgele bomba savuruyorlardı.
Salih Bozok anlatıyor:
Etrafımız ateş içinde idi. Ve Atatürk, parkta gezintiye çıkmış kadar sakin, denizi seyrediyordu. Bir aralık bana:
-Güzel memleket! dedi. Ve ilave etti:
-Bu cennete düşman sokulur mu?
Ben, onu bu ölüm yağmurunun altından uzaklaştırmaktan başka bir şey düşünemiyordum. Tehlikeyi anlatabilmek için:
-Paşam, dedim. Şimdi şu sokağın içinde bomba atan iki fedaiyi yakalayıp vurdular.
O gayet sakin eseflenip:
-Yazık, göremedik.
