Sinema, gelecekteki dünyanın bir dönüm noktasıdır. Şimdi bize basit bir eğlence gibi gelen radyo ve sinema, bir çeyrek yüzyıla kalmadan yeryüzünün çehresini değiştirecektir.
Japonya'daki kadın, Amerika'nın göbeğindeki siyah adam, Eskimo'nun dediğini anlayacaktır.
Tek ve birleşmiş bir dünyayı hazırlamak bakımından sinema ve radyonun keşfi yanında, tarihte devirler açan matbaa, barut ve Amerika'nın keşfi gibi olaylar birer oyuncak yerinde kalacaktır
Atatürk, aslında sinemanın propaganda gücünü çok iyi biliyordu. Öyle ki kendi hayatını film olarak çekmeye karar vermiş, bunun 137 sayfalık senaryosunun büyük bir kısmını da kendisi yazmış ve Münir Hayri Egeli'ye vermişti. Filmin adı "Ben Bir İnkilap Çocuğuyum" olacaktı.
Münir Hayri Egeli anlatıyor:
“Bir gün: beni Çankaya’dan çağırdılar. Çankaya’ya gittiğimde, Atatürk kütüphanedeydi. Atatürk: “yabancı bir şirketinden mektup aldım. Bizim inkılabımıza dair bir film yapmak istiyorlar. Çok güzel, ancak inkılabımıza dair film yapmak bizim işimiz olmalıdır. Bir senaryo düşün. Bu senaryo: benim hayatımla, mesela bir öğretmenin hayatını göstermelidir’ dedi...”
Ne yazık ki film asla çekilemedi.
Bununla beraber, Atatürk sinemaya gitmeyi çok seviyordu ve Sinemada halkıyla beraber oluyor ve onların beğenisini ölçmeyi seviyordu.
Dışarıdaki kapıcıya bir sorun bakalım. O bile benden korkmaz. Korku üzerine bir iktidar inşa edilemez. Topla tüfekle kurulan bir iktidar bile daima geçici olacaktır.
Atatürk'ün "Vossische Zeitung" gazetesi muhabiri yazar Emil Ludwig'le görüşmesinden...
Yüzlerce yıl boyunca Türk Imparatorluğu, Türklerin azınlıkta olduğu karmaşık bir insan yığınıydı.
Daha başka sözde azınlıklarımız da vardı ve bunlar, sıkıntılarımızın büyük kısmının kaynağı olmuşlardı; bu azınlıklar ve eski fetih düşüncesi.
Türkiye'nin gerilemesinin bir sebebi, bu ziyadesiyle zor hükümdarlık meselesi yüzünden kendisini tüketmiş olmasıydı.
Atatürk'ün "The Saturday Evening Post" gazetesi muhabiri Isaac F. Marcosson'la yaptığı röportajdan
Gerçek vatandaş nerede ve ne durumda olursa olsun, serbest konuşmalı, kafasından geçen, vicdanından gelen şeyleri söylemeli.
İsterim ki, bütün vatandaşlar böyle serbest konuşsunlar.
Karşısındaki Cumhurbaşkanı bile olsa, düşüncelerini açıklamaktan çekinmesinler.
Cemal Granda anlatıyor:
Atatürk arkadaşlarıyla beraber 1930 yılında Beyoğlu'nda Tünel ve Galatasaray arasında Madam Vera isimli bir Beyaz Rus'un işlettiği Eden isimli bir lokantaya akşam yemeğine gider.
Yemekten sonra yan masadaki iki genç Atatürk'ün dikkatini çeker ve onları yanına çağırır. Bunlardan biri ünlü ressam İbrahim Çallı, diğeri ise arkadaşı Hüsamettin Kavalalı'dır.
Aralarındaki sohbette Atatürk bu sözleri söyler.
Atatürk, Madam Vera'nın yerine sürekli giderdi. Bir gün Vera kendisine zor durumda olduğunu, bankanın kendisine kredi vermediğini söyleyip, yardım rica etmişti.
Atatürk, ortağı olduğu İş Bankası yönetimine bir not yazıp bu sorunun çözülmesini istedi.
İş Bankası, Atatürk'ün bu notuna rağmen Vera'ya kredi vermeyi kabul etmedi.
Suriyeliler zeki, modern ve nazik insanlardır.
Suriye başbakanı Cemil Mardam ve Adil Arslan ile görüşmeden
