İş yine sersem neferlerin, budala çavuşların fikriyle, onların istedikleri gibi oluyordu.
Hareketten önce verdiğim emir, ne subay ne çavuşlar ve ne de erler tarafından anlaşılmıştı.
Tabiatıyla böyle olacaktı. Çünkü subaylar emir ne demektedir anlamıyorlar ve anlamadıklarını da anlamıyorlardı.
Atatürk'ün Şam'da bulunan 5. Ordu Karargahı'nda tuttuğu notlardan.
Osmanlı ordusunun içler acısı hali...
Üzüntü verici geçmiş ebediyen kapanacaktır.
Artık aramızda savaş olmayacaktır.
Atatürk'ün Yunanistan başbakanı Venizelos'la yaptığı 2 saatlik radyo görüşmesinden sonra söyledikleri
İngilizlerin desteğiyle iktidarı ele aldıktan sonra 1919'da Türkiye'yi işgal eden ve aslında bu işgalin arkasındaki en önemli güç ve beyin olan aynı Venizelos, 1928'de Yunanistan'da tekrar başbakan oldu. Fakat artık çok değişmişti.
Bu tarihten sonra Venizelos Türk-Yunan ilişkilerinin düzelmesinde büyük rol oynamıştı. Ek resimlerde gördüğünüz gibi, Türkiye'ye gelerek 29 Ekim 1930'da Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına bizzat katıldı.
Balkan Paktı imzalanmadan kısa bir süre önce de, dünya siyasi tarihinde bir ilki gerçekleştirerek, Balkan Paktı'nın gerçek kurucusu olduğuna inandığı Atatürk'ü 12 Ocak 1934'te Nobel Barış Ödülü'ne aday göstermişti.
Anadolu'daki Yunan ordusu kati surette mağlup edilmiştir. Yunan ordusunun artık yeniden ciddi bir mukavemet göstermesine ihtimal yoktur. Anadolu için herhangi bir müzakereye mahal kalmamıştır. Mütareke ancak Trakya için söz konusu olabilir.
Dolayısıyla Eylül'ün onuna kadar doğrudan doğruya Yunan hükümeti veyahut İngiltere vasıtasıyla hükümetimize resmen müracaat ettiği takdirde aşağıdaki şartlar ortaya koyularak cevap verilmelidir.
4 Eylül 1922 tarihinde Rauf Orbay'a İstanbul'daki İtilaf Devletlerinden bir telgraf gelir. Telgrafta ateşkes istenmektedir.
Atatürk, o telgrafa bu cevabı verir. Şartlar, aşağıdaki gibidir:
- Mütarekenin tarihinden itibaren on beş gün zarfında Trakya 1914 sınırlarına kadar kayıtsız şartsız Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin mülki memurlarına ve askeri kuvvetlerine teslim edilmiş bulunacaktır.
- Yunanistan'daki esirlerimiz on beş gün zarfında İzmir , Bandırma ve İzmit limanlarında teslim olunacaktır.
3. Yunan ordusunun üç buçuk seneden beri Anadolu'da yaptığı ve icra eylemekte bulunduğu tahribatı tamir etmeyi şimdiden taahhüt edecektir.
Türk genci, inkılapların ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve inkılapları benimsemiştir.
Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu "bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır" demeyecektir.
Hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla, nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır.
Polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "polis henüz inkılap ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkum edecektir. Yine düşünecek: "Demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım!"
Onu hapse atacaklar. Kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber; bana, İsmet Paşa'ya, Meclis'e telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını, kayırılmasını istemeyecek.
Diyecek ki: "Ben, inan ve kanaatimin icabını yaptım. Müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve etkenleri düzeltmek de benim vazifemdir!"
İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği!
Bursa Nutku
Bursa Ulucami'de namaz kılan yüz kadar insan, aralarında konuşur: "neden İstanbul'da ezan Arapça okunurken Bursa'da Türkçe okunuyor diye dedikodu yaptıktan sonra, işi Evkaf Müdürü'nden sormaya karar verir. Evkaf Müdürü, Vali'ye gidin, der. Cemaat, topluca vilayete gider.
Fakat vali öğle yemeğinde. Kalabalık, hükümet konağının mermer merdivenlerine çömelip beklemeye başlar.
Mesele polise, tümene, jandannaya akseder. Tertibat alınmış; bu arada Ankara'ya da 'Bursa'da irtica var!' diye telgraf çekilmiş.
Atatürk, otomobille İzmir'e gitmekte. Haberi yolda alıyor. Yaptığı ve inandığı inkılapların öz mal sahibi sıfatıyla, tehlikede gördüğü eseri için hemen Bursa'ya koşuyor. İşi bizzat inceliyor; kararını Anadolu Ajansı'na kısa bir tebliğ ile bildiriyor: 'Bu, din meselesi değil, dil meselesidir!'
O akşam, Çekirge yolundaki köşkte Atatürk'e bir yemek verildi. Sofrada on üç, on dört kişi var. O günkü hadiseden dolayı Atatürk'ün gönlünü almak üzere bu on dört kişiden birisi:
-'Efendim' diye söze başladı. 'Bursa gençliği bu hadiseyi hemen bastıracaktı. Fakat zabıta ve adliyeye olan güveninden ötürü .. .'
Devam edemedi. Atatürk bir işaretle sözünü kesti:
-'Bursa gençliği de ne demek? diye biraz sert sordu. Memlekette parça parça, yer yer gençlik yoktur, sadece ve toplu olarak Türk gençliği vardır! ..'
Sonra, Türk gençliğinden ne anladığını bu sözlerle tarif etti.
Çabuk bana yeni bir din bul!
Ağaç dini.
Bir din ki ibadeti ağaç dikmek olsa!
Atatürk'ün, Diyarbakır'ın çöllerinde atıyla gezerken Kurmay Başkanı İsmet Paşa'ya söyledikleri.
Mustafa Kemal Paşa, Aralık l9l6'da Ahmet İzzet Paşa'nın izinli olarak bir süre İstanbul'a gitmesi üzerine vekâleten 2. Ordu Komutanlığı'na tayin edildi. Karargâhı Diyarbakır'da olan bu ordunun Kurmay Başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey'di. Büyük Komutan'ın, İnönü ile yakından tanışması, emir-komuta zinciri içinde çalışması bu tarihlere rastladı.
Atatürk, Ankara yeni kurulduktan sonra onun ağaçlandırılması için büyük bir çaba harcadı.
Öyle ki İngiltere Büyükelçisi Sir Geroge Clarck, Falih Rıfkı Atay'a "Birçok bina yapmışsınız, yollar yapmışsınız. Bunları çimentoyla yaparsınız. Ama neye şaştım biliyor musun? O yeşilliğe hayran kaldım. Bu mucizeyi nasıl yaptınız?" demişti.
