Mücadelemiz çok çetin oldu. Lakin henüz başlangıçtayız. İmparatorluktan miras aldığımız şey harap bir memleketten ibarettir.
Şöyle bir benzetme yapayım: Vefat eden bir babadan oğullarına bir ev kaldı farz ediniz. Ev o kadar harap, o kadar harap ki, mutlaka esaslı bir tamire muhtaç. Buna ise para lazım.
Varisler bu halden memnun olurlar mı sanırsınız? İşte bulunduğumuz vaziyet.
Vaktiyle Osmanlı sultanları halkın en iyi unsurlarını imparatorluğun uzak kısımlarına, sınırlara harbe gönderirlerdi. Geriye kalan ikinci derecede kabiliyet sahibi olanları ise öldürünceye kadar çalıştırırlar ve bunların emek mahsulünü hemen bütünüyle gasp ederlerdi. Halk bu yüzden daima fakir bir halde kaldı.
Atatürk'ün, ABD ticaret müsteşarı Dr. Klein'la görüşmesinden.
Dr. Klein o tarihte Amerika Birleşik Devletleri Maliye Bakanlığı müsteşarıdır. 5 Kasım 1930'da Türkiye'ye gelmiş, on gün yurdumuzda kalmıştır. Bu gezi sırasında Türkiye Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal (Atatürk) ile bir saat yirmi dakika süren bir görüşme yapmıştır.
Klein, Ankara'yı ziyaretinden ve gördüğü bayındırlık eserlerinden hayrete düştüğünü söyler. Gazi Orman Çiftliği'ni gezdiğini ve çiftliğin kendi gözünde yeni Türkiye'nin ruhunu gösterir bir timsal ve memleketin hangi sahalarda yürümek istediğini gösterir canlı bir vesika olduğunu, çok övücü ve çok samimi bir lisanla söyledi ve sözlerine devam ederek şöyle söyler:
Genel olarak Türkiye'de gördüklerim iki kelime ile özetlenebilir: Hayret ve takdir. On sene gibi kısa bir müddet zarfında Türkiye'de çok esaslı, çok büyük, çok muvaffakiyetli işler yapılmıştır. Bunlara hakim olan isabetli bakışı, cesareti, hayretle, takdirle selamlamamak mümkün değildir.
Atatürk de bu sözlerle cevap verir.
Benim İzmir'i ilk gördüğüm gün, mektebi terk ederek sürgün yerime gittiğim günlerde bu güzel rıhtımda ancak birkaç saat geçirmeye müsaade alabilmiştim.
İşte o saatlerde bu güzel İzmir rıhtımını baştan nihayete kadar bize can düşmanı olan yabancı bir ırka mensup insanların başlarındaki şapka ile dolu görmüştüm.
Ve daha o zaman hükmetmiştim ki, İzmir, hakiki, asil ve necip Türk İzmirlilerden gitmişti.
İzmir Belediyesi'nde halka nutuk
Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal, 11 Ocak 1905'te Harp Akademisi'nden mezun oldu. Bunu izleyen günlerde, istibdat ve padişahlık rejimi aleyhindeki düşünceleri ve durumu şüphe çekerek 5 Şubat 1905'te Şam'da 5. Ordu emrine atandı. 10 Şubat 1905 günü Şam'a gitmek üzere İstanbul'dan hareket etti. İzmir'e bugünlerde uğramış olmalıdır
Harici siyasetimiz daima milletler refahını doğuran barış içinde memleketin gelişmesini hedeflemiştir.
Cumhuriyet'in onuncu yıldönümünü kutlayan Sovyet Büyükelçisi Suriç'e cevap
Böyle milletten nasıl ayrılırsın! Bu eski püskülerin içinde perişan gördüğün insanlar yok mu? Onlarda öyle yürek, öyle cevher vardır ki, olmaz şey!
Çanakkale'yi kurtaran bunlardır. Kafkas'ta, Galiçya'da, şurda burda aslan gibi çarpışan, mahrumiyete aldırmayan bunlardır.
Şimdi bu adamcağızların seviyesini toplumsal olarak yükseltmek, herhangi bir hükümetçilik mevki hırsından daha iyi değil midir?
Atatürk'ün, Ruşen Eşref Ünaydın'la konuşmasından
Türk dili, Türk bilincinin tam teşekkül ve gelişiminden sonra düşünülerek kurulmuş akademik, yapay bir dil değildir.
Türk dili, Türk bilinci kadar doğaldır. Türk dili, Türk bilinci ve dehası kadar mantıklıdır, yüksektir.
Türk dilinin en küçük bir morfemi, Türk'ün tabiatı incelemekten aldığı en büyük kavramın ifadesidir.
Türkçe Hakkında
Ulus Gazetesi'nde yayınlanan "Türk Dilinin Orijinalitesini Gösteren Bir Analiz" başlıklı makale
